9 Ocak 2018 Salı

HER ŞEYDEN ÖNCE MÜZİK

Express Dergisi, Ocak 2018, s.159 Mavi Daktilo

7 Aralık 2017 Perşembe

Küçük Balıkların Hepsi Marksist Olmayabilir


Express Dergisi, Aralık 2017 Sayı 158

10 Ekim 2017 Salı

Kürtsüz devlet, devletsiz Kürt

Express Dergisi, Ekim 2017, sayı 156
MAVİ DAKTİLO (Büyüterek okuyabilirsiniz)

5 Eylül 2017 Salı

DURAN: REJİM NE OLURSA OLSUN HABER YAZMAYA DEVAM EDECEĞİZ


 GAZETECİ OLARAK 

EN ACİL İHTİYACIMIZ

EN BÜYÜK DİLEĞİMİZ...
 



Erdoğan rejiminin kendine muhalif en ufak bir sese, basına tahammül edemediği için sürekli kapatmaların yaşandığını belirten gazeteci-medya eleştirmeni Ragıp Duran, baskılar karşısında dayanışmanın önemine dikkat çekti.

· ANF HABER MERKEZİ, Salı, 5 Eyl 2017, 07:41

Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesinin ardından peş peşe çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatılan kurumların başında basın yayın organları geliyor. Tutuklu gazeteciler, sansür kapatılan basın kurumları Türkiye’nin basın özgürlüğü karnesine her gün bir yeni eksi ekliyor. Türkiye’deki basın özgürlüğü durumunu gazeteci-medya eleştirmeni Ragıp Duran ile konuştuk.

OHAL ile birlikte gazetecilere yönelik artan baskıya tanıklık ediyoruz. Gazetecilerin gözaltına alınması, tutuklanması, hedef gösterilmesi gibi… Bu durumu nasıl değerlendirmek gerekir?

15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidar, konumunu güçlendirmek için, ‘’FETÖ’’ bahanesiyle tüm muhalif kesimi susturmak istiyor. OHAL’de çıkartılan KHK’ler ile yapılan ihraç, tasfiye, yasaklama ve kapatmalara baktığımızda, Kürt medyası, bağımsız ya da solcu gazete, dergi ve internet sitelerinin ve Barış Akademisyenlerinin hedef alındığını görüyoruz. ‘Tek Adam’ rejimi kurmak isteyen Erdoğan, alaturka Başkanlık rejimi olarak sunulan ama aslında faşist diktatörlüğe çok benzeyen sistemini kurabilmek için en küçük itiraza, en hafif eleştiriye bile tahammül edemiyor. Çünkü kurmak istediği rejim; hukuken ayrıca da meşruiyet düzleminde çok zayıf, çok sakat. Bu açıkların ortaya çıkmasını sağlayabilecek yayınlar, Erdoğan’ı destekleyenleri bile hiç olmazsa kuşkuya düşürebileceği için, Saray topyekûn yasaklama yoluna gidiyor. İktidar, kamu bankaları ve inşaat şirketlerinden neredeyse zorla aldığı paralarla, milyonlarca liralık yatırım yapıp kendisine bağlı kapıkulu medyası yaratmasına rağmen, bağımsız gazetecilikte, “gazeteciliğin esası olan kamu çıkarını savunmak ve tüm iktidarların karşısında olmak’’ ilkesinde ısrar edenleri büyük tehlike olarak görüyor. Bu kesim akıl almaz fedakârlıklar sayesinde görevini yerine getirmeye çalışıyor. Saray’a biat etmeyen bir medyanın, az sayıda da olsa gazetecilerin hala işlerine devam etmesi, Erdoğan’ı rahatsız ediyor.

Basın ve medya alanında uygulanan sansür, tek manşet anlayışında kendisini gösteriyor. İktidar ile medya arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Bugün medyanın neredeyse yüzde 90’ı dolaylı ya da dolaysız olarak iktidarın denetiminde. Saray, bu medyayı, kendi yasadışı/gayrimeşru politika ve icraatlarını aklamak, muhalefeti karalamak/gözden düşürmek için bir araç olarak kullanıyor. Medyayı, ideolojik egemenliğini kurmak amacıyla kullanmaya çalışıyor ama bu alanda da pek becerikli ve başarılı değil. İktidar medyasının, mevcut gerçekleri araştırıp yayınlamak diye bir sorunu yok. Onlar, yalan olduğu besbelli haberlerle iktidarı desteklemek ve muhalefeti güç duruma düşürmek için yayın yapıyor. Tabi burada bir sorun gündeme geliyor; Erdoğan’ın çizgisini harfiyen uygulamaya çalışan iktidar medyası, bu çizginin tutarsız, çelişkili ve ikide bir değişmesi nedeniyle, şaşırıyor, afallıyor. Dolayısıyla, iktidar medyası, bir gün yazdığının tam tersini ertesi gün yazmak zorunda kalabiliyor. Bu nedenle de, iktidar medyası, inandırıcılığını, güvenirliğini büyük ölçüde yitiriyor.

Yandaş medyanın bir sorunu daha var; Gerek Reis’in gözüne girmek, gerekse kendisini daha sıkı yandaş göstermek için, belki de anlamsız şahsi rekabet alanları nedeniyle yandaş kalemler, bir süredir kendi aralarında fena bir şekilde kapışıyor. Hakaret ve küfürler havada uçuşuyor. Metal yorgunu siyasi parti AKP’nin medyası da kaçınılmaz olarak bu ortamdan etkileniyor. Ak medyadaki tenekeleşme, manşet ve haberlerde bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.

İktidarın denetimindeki gazetelerin satış rakamlarının kasten yükseltildiğini yandaş bir istihbaratçı zaten yazdı. Gün geçtikçe sıkıştığı, çıkmaz yola girdiği için çaresizleşen egemen medyanın televizyonları da, yurttaşın muhayyilesini, akıl ve mantığını zorlayan haberler yayınlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle de, AKP seçmeni dahil, büyük bir çoğunluk, iktidar medyasının güvenilmez olduğunu her gün daha iyi görüyor ve anlıyor. Yandaş medya yazdıklarıyla değil yazmadıklarıyla önem kazanıyor. İktidar, insanların, Cizre’de bodrumda sivil gençlerin nasıl katledildiğinin bilinmesini istemiyor. Ya da MİT mensuplarının Dukan’da yakalandığını… Daha binlerce örnek verilebilir. Egemenler sanıyor ki, yandaş medya bir olayı yazmazsa, o olay olmamış sayılacak. Bugün hala ayakta kalabilen ajans, gazete, radyo, televizyon, internet sitesi ve dergilerin değeri de işte tam da burada. Az da satsa, az da izleyicisi olsa bir gazete, televizyon, iktidar açısından rahatsız edici bir gelişmeyi haber olarak yayınlayınca, yandaş medyanın hikmeti sebebi ortadan kalkıyor. O yandaş medyaya yatırılan milyonlarca lira boşa gitmiş oluyor.

Yayınlanan her KHK ile mutlaka birkaç basın kurumu, gazete, internet sitesi kapatılıyor. Medyanın toplum üzerindeki etkisi düşünülecek olursa bu uygulama ile amaçlanmak istenen nedir sizce?

Özel olarak baskı altına alınan, kapatılan, yasaklanan, yönetici, yazar ya da muhabirleri gözaltına alınan, tutuklanan yayın organlarının öyle yüzbinlerce satan gazete, dergi olmadığını biliyoruz. Benzeri konumdaki internet siteleri ile televizyonlar da çok geniş izleyici kitlesine sahip değil. Çoğu, orta çaplı ya da küçük yayın organları. Buna rağmen, Saray, satışı/reytingi çok yüksek olmayan yayın organlarından da rahatsız ise, bu işlerin istediği gibi yürümediğinin göstergesi. Medya, genel olarak toplumu etkileyebileceği gibi, kendisi de toplumdaki gelişmelerden etkilenen bir yapı. Herkesin bir ağızdan aynı cümleleri, aynı düşünceleri ifade etmesi talep edilirken, aradan 2-3 farklı sesin çıkması, bütün koronun mahvolmasına yol açıyor. Bunu bilen Saray ideologları, topyekün kapatma-yasaklama stratejisini izliyor. Beyhude… Çünkü geçmiş deneylerden de biliyoruz ki, bir medya organı, belirli bir toplumsal-siyasi-ideolojik temele dayanıyorsa, o medya organı kapatılsa/yasaklansa bile, kısa bir süre sonra o boşluğu dolduracak farklı isim ve yapılarda başka ve yeni medya organları devreye giriyor.

İktidar medyası, inşaat ihalelerinin artık ya da bonuslarından beslenirken, bağımsız medya, okurların desteği ve çalışanların fedakarlığı ile yayın hayatını sürdürüyor. Egemen medya, Noam Chomsky’nin dediği gibi, ancak bir süre ve belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. İlelebet tüm toplumu yönlendiremez. Üstelik bugünkü küreselleşme ve internet çağında, herhangi bir gerçeği çok uzun süre gizlemek artık mümkün değil.

Gazetecilik faaliyeti ile yapılan haberlerin gündemi nasıl hakikatle yüzleştirdiği de ortadayken Türkiye’de gazetecilik ne anlam ifade ediyor?

1831’de ilk gazete yayınlandığından bu yana, Türk basını bu aralar tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Hapisteki tutuklu ya da hüküm giymiş gazeteci sayısına bakın. Yasaklanan/kapatılan gazete, dergi, radyo, televizyon, internet sitesi sayılarına bakın. Dünya rekorları kırılıyor. Yasama ve yargı gibi medya da Saray’ın tahakkümü altına girme sürecinde.

Gazetecilik mesleği, başta internet, hakim sınıflarla ilişkiler, ticarileşme, amatör şevkin kaybolması ve daha bir çok neden yüzünden zaten bu aralar dünya çapında da büyük bir kriz yaşıyor. Ama Türkiye’de mesleki ve teknik engellerin yanı sıra siyasi iktidarın doğrudan müdahaleleri nedeniyle artık yurtiçinde bağımsız gazetecilik yapmanın koşulları yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Halbuki gazetecilik, işte tam da böylesi dönemlerde, iktidarın usulsüzlüklerini teşhir etmek, toplumun ve yurttaşın doğru, çok boyutlu, hızlı olarak habere ulaşmasını sağlaması açısından çok önemli bir araç. Bilgili yurttaşın daha iyi muhalefet yapacağını kestiren iktidar, siyasi haberlere sansür uygularken, gazete sayfalarını ve TV ekranlarını magazin, spor, sözüm ona kültür-sanat haberleriyle dolduruyor. Meslek, yozlaşmanın son aşamalarına yaklaşıyor. Hem okur nezdinde hem de kıdemli gazeteciler nezdinde, meslek pek feci durumda.

Türkiye’de basın özgürlüğü haritasına dair neler söylemek istersiniz?

Haritayı incelediğimizde, basın özgürlüğü en çok ve en sık iki bölgede ihlal edilmiş görünüyor: İstanbul’da odaklanmış bağımsız ve sosyalist medya ile Diyarbakır merkezli Kürt medyası. Bu durum çok şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye’de Saray’a karşı muhalefetin iki kalesini saymak gerekirse, kaçınılmaz olarak İstanbul ve Diyarbakır ilk ikiyi temsil eder.

Bu baskılı sürecin üstesinden gelmek için yapılması gereken nedir? Gazetecilik mesleği ve bu mesleği icra eden gazetecilerin üzerine düşen görev nedir?

Henüz gözaltına alınmamış gazetecilerin işi gerçekten zor. Öncelikle içerideki arkadaşlarımızla dayanışma önemli. Onların serbest kalabilmeleri için yine mesleğimizi icra ederek, duruşmaları izleyip, iddianamelerin tutarsızlığını sergileyip, savunmaların değerini/önemini okur kesimine iletmek gerek. Bu dönemde yabancı meslektaşlarımızla (ki onlardan da içeride olanlar var) işbirliğinin ayrı bir önemi var. Batı kamuoyunu bilgilendirmek, Batı’daki meslek kuruluşlarının ve meslektaşların desteğini daha fazla almamız yararlı olur. Meslek kuruluşlarımızı yani cemiyet ve sendikaları, Çağdaş Gazeteciler Derneği’ni (ÇGD) daha da aktif hale getirmemiz şart.

Ben bu aralar Nazi Almanya’sı, Nazi işgali altındaki Fransa, Mussolini İtalyası, Franco İspanyası ve Salazar Portekizi’nde gazetecilerin neyi nasıl yaptıklarını araştırıyorum. Faşizme, diktatörlüğe karşı bağımsız gazetecilerin başka ülkelerde nasıl davrandıklarını inceliyorum. Şimdiki dönemde, Türkiye’de çok azalmasına rağmen, mevcut tüm hukuki olanakları kullanarak, yasal yöntemlerle ve esas olarak gazeteciliğin bize tanıdığı olanak ve kolaylıkları kullanarak, doğru haber yapmak, normal dönemlerdeki gazetecilikten farklı bir işlev haline geliyor.

Sonuç olarak, biz gazeteciler aslında hancıyız. Diktatörlük ya da demokrasi… Rejim ne olursa olsun, biz haber yazmaya, fotoğraf çekmeye, karikatür çizmeye, yorum kaleme almaya, sayfa yapmaya, program tasarlamaya, çekim ve kayıt yapmaya devam edeceğiz. İşimiz, mesleğimiz bu. Görevimizi demokratik bir ortamda çok daha iyi ve kolay yapabiliyoruz. Dikta rejimleri ise, tarihin de bize öğrettiği üzere, geçicidir. Onun gidişini ayrıntılı haber yapmak en acil ihtiyacımız, en büyük dileğimiz.

https://anfturkce.net/guncel/duran-rejim-ne-olursa-olsun-haber-yazmaya-devam-edecegiz-95692

16 Haziran 2017 Cuma

GERÇEK ÖTESİ NEYİN NESİ?


Aslında yeni bir şey değil. Yalanın, ajitasyon-propagandanın, disinformation/misinformationun manipülasyonun ya da malinformation’un yeni adı. Hakiki Gerçek’e karşı iktidarın kendi gerçeğini dayatması… (*)


Öncelikle Post-Truth (gerçek-sonrası) nedir? Bir trend mi, kavram mı, çağ mı?

Gerçek ötesi ya da sonrası hem bir trend, bir kavram hem de bir dönemin önemli özelliklerinden biri. Aslında bir siyaset ve medya kültürü sözcüğü/deyimi. Her dönem kendine has bir terminoloji yaratır. Kapitalizmin neo-liberal basamağı, nasıl ‘’vizyon’’, ‘’misyon’’, ‘’krizden fırsat çıkarmak’’ gibi sözcükler-sloganlar yarattıysa, aslında sadece bir iktisadi düzen olmayan, bir ideoloji olan Neo-liberalizmin gerileme devrinde de ‘’Post-Truth’’, ‘’alternative facts’’ gibi sloganlar üretiliyor.

Ne anlama geliyor?

Gerçek, Neo-liberal dünyanın bu aşamasında artık rahatsız edici bir hale geldi. Kapitalizmin tüm öngörü ve önmüjdeleri fos çıktı. Dünyada herkes iş, ev, araba, yazlık sahibi olacaktı. Çocuklarını iyi okullarda okutup güzel adalarda tatile gideceklerdi. Kapitalizm,  işçiler, köylüler dahil herkese cennet vaat ediyordu. Bunların hiç biri gerçekleşmedi. Üstelik dünya, kapitalizm yüzünden korkunç bir savaşlar, açlar, evsiz-barksızlar, mülteciler, işsizler dünyası haline geldi. Hepimizin yaşadığı, gözle görülen, elle tutulan, kayda geçen gerçek bu. Bu gerçek de kapitalizmin sahtekarlığını hatta iflasını teşhir ediyor. Bu nedenle dünyanın hakimleri, ‘’Bu gerçeği geçmek gerek! Takılmayalım bu gerçeğe daha fazla…Sonrasına bakalım, ötesine geçelim’’diyor.   Mevcut gerçeği aşmak için de duygulardan yararlanıyor  geç neo-liberal ideologlar.

Neyi ikame etti, hangi kavramın, trendin, çağın yerini aldı? (Post modernizmin mi?)

Aslında Habil’le Kabil’in kapışmasından beri var post-truth… Dönem dönem isim ve biçim değiştiriyor sadece. Eskiden biz bu duruma kısaca ‘’yalan’’ diyorduk. Diplomatik dilde ‘’Gerçeği tam olarak yansıtamayan bir durum…’’. Siyaset kültüründe,  matbuat ve basın döneminde adı ‘’Propaganda’’ idi. Kısa vadelisine de ‘’Ajitasyon’’ derdik.  Baudrillard ‘’Simülasyon’’ dedi.
Post-Truth  aslında tipik bir medya ürünü. Özellikle de internet’in ve sosyal medyanın ürünü.
Neo-liberalizmin ilk dönemi (Reagan-Thatcher-Özal yani 80li yıllar, yani Yeni Dünya Düzeni) medyanın da yıldızının parlatıldığı dönemdi. Tesadüf değil. Medyanın asıl işlevi, ‘’miş gibi’’yi iktidara getirmekti.  Yani Hakiki Gerçek’i , iktidarın çıkarları doğrultusunda eğip büküp, Sanal Gerçek’te bambaşka bir şekilde göstermekti/temsil etmekti. Şimdi Post-Truth aşamasında bu işlem son aşamasına geldi. Hakiki Gerçek’i tahrif etmeye gerek kalmadı (Çünkü olmuyor). İktidar, kendine uygun yeni bir Gerçek yaratmak zorunda kaldı. Buna da Post-Truth adını verdi.Çünkü medya marifetiyle yaygınlaştırılan sahte imajlar, artık Hakiki Gerçek karşısında etkisini kaybetmeye başladı. Yeni bir sahte ‘’Gerçek’’ yaratmak lazımdı. Örnek: Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçinin, iktidarın ‘’Biz dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz’’ yalanına inanması imkansız. İşçi, gazetede okuduğuna, televizyonda gördüğüne,  Cumhurbaşkanının nutuklarına değil, günlük yaşamda tanık olduğu  acı gerçeklere inanıyor. Çünkü o acı gerçekleri bizzat yaşıyor. Bayrak, vatan, millet nutukları karın doyurmuyor.

Neye ihtiyaç duyduk da dünya böyle bir noktaya evrildi? Post-Truth kavramı kitlelerin hangi ihtiyacını karşılıyor?


Kitelelerin ya da daha doğru bir deyişle yurttaşın, insanın, bireyin esas ihtiyacı gerçek. Evinde, mahallesinde, kentinde, ülkesinde ne olup bittiğini öğrenmek istiyor. Bu bilgiye sahip olursa, sorumlu, bilinçli bir yurttaş olarak toplumun bir bireyi olacak. Siyasi, ideolojik, ekonomik, sosyal tercihlerini bu gerçeğe göre belirleyecek/seçecek. İhtiyaç duyan ‘’Biz’’ değiliz. Toplumu yönetmeye çalışan iktidarın bir dizi ihtiyacı söz konusu. Zaten Post-Truth’u da ‘’Biz’’ yani kitleler, bireyler, yurttaşlar icad etmedi. İktidarın bir ürünü bu.

Bu akımın en büyük temsilcileri kimler?


Akım, evet doğru, bu ideolojik akım bu haliyle nispeten yeni. İlk kullanımı 90’lı yılların başına denk geliyor. Önce, dar bir çevrede, Amerikan  Yeni Muhafazakar  kamuoyu oluşturucuları /ideologları çevresinde  gündeme geldi. Gökten zembille inmedi. Huntington, Fukuyama gibi ideologların, ‘’İdeolojiler Bitti’’, ‘’Tarih Bitti’’, ‘’Medeniyetler Çatışması’’ tezlerini doğrulamak, güçlendirmek için iyi bir malzeme, kullanışlı bir deyim oldu Post-Truth. İlginçtir, neo-liberal ideolojinin Fransız perspektifli eleştirisi olan ‘’Tek Düşünce’’ daha çok teşhir işlevini üstlenmişti bu kapışmada. Post-Truth’un en büyük temsilcileri, doğal olarak en büyük iktidarların sahipleri, sözcüleri, temsilcileri. Yani Trump, yani Brexit sürecinde May, yeniden süper devletin Başkanı olmak isteyen Putin, kenarda kıyıda da olsa Erdoğan…
( Fake:‘’Türkiye basın özgürlüğü konusunda Batı’dan ileri!’’. News: Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi!’’). Dikkat ederseniz bu saydığım devletler, hem büyük ya da orta çaplı devletler, ama aynı zamanda büyük sorunlarla boğuşmak zorunda olan devletler. Refah devleti kurmak isteyen bir İsveç’in mesela Post-Truth’a pek ihtiyacı yok. 

Post-truth siyasetten başka bir alana yayılabilir mi? Mesela sanatta böyle bir akım var mı? Mümkün mü?

Esas olarak siyaset ve medyada boy gösteren Post-Truth, insanların gerçekle ilişkisini düzenlemeye çalışan bir mekanizma. Somut gerçeği inkar edip, pas geçip, onu tahrif etmek/değiştirmek için, soyut duyguları ön plana çıkarıp yeni bir algı, yeni bir gerçek yaratmak amacında. Sanatın gerçekle ilişkisi, siyasetin özellikle de medyanın gerçekle ilişkisinden çok farklı. Sanattan ille de gerçekçi olması beklenmez. Böyle bir kural yok. Hatta sanat, gerçeği değiştirme üzerine kurulu bir alan. Ama mesela sporda Post-Truth girişimlerine eskiden beri rastlarız: Futbolda, lig bitmiştir, bir takım ancak ikinci olmuştur. Ama o takımın taraftarları ya da medya bu takıma, ‘’Gönüllerin Şampiyonu’’ sıfatını uygun bulur. Böylelikle taraftarlar kendilerini başka bir kategoride de olsa şampiyon hisseder. Ne var ki ‘’Gönüllerin Şampiyonu’’na ne kupa verirler, ne de bir sene sonra uluslararası bir turnuvaya katılma hakkı…
Akademide Post-Truth olabilir: Yalan dolanla, ondan bundan çalarak yani intihalle doktora yazıp, akademik bir ünvan kazanabilirsiniz. Ya da  ‘’İç Hastalıkları Uzmanı Doktor’’ diye kartvizit bastırıp muayenehane açabilirsiniz. Her iki örnek de geçicidir. Bir süre sonra Post-Truth’un  yalan ve sahte olduğu açığa çıkar. Bilimde ise Post-Truth olamaz. Çünkü bilimin bizatihi kendisi gerçeğe, Hakiki Gerçek’e dayanır. 


The Guardian yazarı, tarihçi Timothy Garton Ash, ‘Post-Truth’ yerine ‘Post Fact’ demeyi tercih ediyor. Bunu daha doğru buldum ben de çünkü olguların yerini yalanlar alıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Gerçek Ötesi ile Olgu Ötesi aynı kategorinin deyimleri değil. Dolayısıyla birbirlerinin yerine geçebilecek kavramlar değil.  Çünkü Gerçek ile Olgu aynı ya da benzer anlamı taşımıyor, aynı tanıma, aynı işleve sahip değil. Gerçek, felsefi ve ideolojik, olgu ise somut ve daha toplumsal bir kavram. Ne var ki  Gerçek Ötesi yaklaşımda, Olgu’yu inkar etmek esas… Belki pedagojik olarak Olgu Ötesi, somut olduğu için, Gerçek Ötesinden daha kolay anlaşılır bir kavram. Ama her Olgu Ötesi, Gerçek Ötesi olmadığı gibi, her Gerçek Ötesi de Olgu Ötesi değildir, olmayabilir de. İki farklı kavram bunlar. Gerçek’in zıttı ya yerine konmaya çalışan şey evet Yalan. Ama Olgu’nun yerine konmaya çalışılan şey, yalan değil, başka bir Olgu ya da bir duygu…

Gerçek nasıl yalana yenik düşebilir? Bunu sağlayan ne? Hem de olaylar tarihte ilk defa videolar, tv, sosyal medya sayesinde bu kadar ‘görünürken’? Gözlerimizin yerini nasıl kulaklarımız alıyor? Bilginin yerini inançlar alıyor?

Bourdieu’nün yakın çalışma arkadaşlarından Champagne, medyayı ve gazetecileri tahlil ettiği ‘’Çifte Bağımlılık’’  kitabında çok güzel anlatıyor: İnsanlar, medyayı yeni bir bilgi edinmekten çok, daha önce bildiklerini ve inanmak istediklerini doğrulamak için izliyor. Tam da sizin kullandığınız sözcüklerle Express dergisinde (Mart 2017, sayı 150) ‘’İnanmak ve Bilmek’’  başlıklı bir yazı yazmıştım.
İmaj Felsefesinin en önemli akademisyeni sayılan Marie José Mondzain, son kitabı ‘’Müsadere’’de, iktidarın ‘’Sözcüklere, Görüntülere ve Zamana’’ nasıl el koyduğunu, bir korsan gibi bu alan ve kavramları fethedip, içerik ve anlamlarını ya boşalttığını ya da yeni anlamlar yüklediğini anlatıyor. Gerçek, geçici olarak yalana yenik düşüyor. Medyanın bombardımanı sadece gerçeği yansıtmıyor ki, hatta medyanın saldıklarının önemli bir kısmı Fransızca ‘’İnfaux’’ yani ‘’Fake News’’ yani Yalan Haber.
Bilgi zordur, zahmetlidir, temasa geçmek emek ister. İnançsa, neredeyse bedava, tembel işi, ayrıca rahatlatıcı bir işlevi de var.
Mesele sadece göz ve/veya kulak değil. Görüntünün ve sesin gerçek olup olmadığı.


Bu dönemle mücadele yolları neler? Gerçeği nasıl yaygınlaştırabiliriz?
Kişiler tek tek ne yapabilir?  Kitleler birlikte ne yapabilir?

Ben medya ile uğraşan biri olarak, klasik/geleneksel gazetecilik/habercilik kural ve reflekslerinden yanayım. Şimdilerde yaygınlaşan ‘’Fact Checking’’ (Olgu Denetleme), işin sadece teknik yanının çözümüne katkıda bulunabilir. Bir haberde isimlerin, tarihlerin, olguların doğru olması, haberin tümünün doğru olması için gerekli ama yeterli değil. Haberin tabi ki önce doğru olması lazım. Sonra kamu çıkarını savunması lazım. Dengeli, güvenilir ve inandırıcı olması şart. Konuya ilişkin tüm tarafların bilgi ve görüşlerini eklemek gerek. Uslubun nefret dilinden uzak, toplumsal cinsiyet alfabesine uygun olması lazım. Haber sadece akıl işi değil biraz da gönül işi. Yani haberin ideolojik yanını unutmamak gerek.
Tek tek yurttaşlar olarak, mümkün olduğunca, denenmiş/sınanmış fazla sayıda kaynağa başvurup, her habere mutlaka eleştirel bakmamız gerekir. Yıllar önce Neil Postman (Televizyon Öldüren Eğlence) yurttaşın medya karşısında alması gereken önlemleri kalem kalem izah etmişti.Medya okur-yazarlık bilgi ve bilinci yüksek olan yurttaşların, benimsedikleri gazete-radyo-TV-İnternet sitesi çevresinde Okur Klübü olarak örgütlenmesi, medyasına sahip çıkması, onu desteklemesi ve denetlemesi  ilk akla gelen önlemler.


(*) Işıl Cinmen’in yaptığı bu söyleşinin edit edilmiş bir versiyonu, ‘’Son Kullanma Tarihin Geçti mi Gerçek?’’ başlığıyla TUHAF dergisinin Haziran 2017 sayısında yayınlandı.

23 Nisan 2017 Pazar

Çok şey kaybettik, bu da kazanılacak çok şey var demektir! (*)



·     Gazetecilik/habercilik sadece Türkiye’de değil bütün dünyada tanım, nitelik ve işlev değiştiriyor. Yalnız burada hukuk, etik, sağlam bir kültürel altyapı özellikle de demokrasi yani  bağımsızlık ve özgürlük ile muhalefet geleneği olmadığı için durum vahim… Önce zaman sürecine sonra da mekan farklılıklarına bakalım.

Neleri kaybettiğimizi görebilmek için iki kıstas olsa gerek: Mesleğin geçmişi (Zaman) ve mesleğin dünyadaki durumu/konumu (Mekan). Kıyaslama en iyi açıklama yöntemlerinden biri. Önemli bir mesele de, bu “kaybettiklerimizin” neden, nasıl ve kimler tarafından kaybettirildiği. Kuşkusuz bu süreçte, kendimizin rolünü yani eksiklik, ihmal ve hatalarımızı da gündeme getirmemiz lazım. Abartmadan, küçümsemeden özeleştiri.

Eskiden neydi? Bugün ne?

Önce zamanda kısa bir yolculuk: Canlı bir varlık için hava ne ise, gazetecilik için bağımsızlık da o. Ot, böcek, hayvan ya da insan havasız kalınca ölüyor. Gazeteci bağımsız olmayınca gazeteci olmaktan çıkıyor. Reklamcı, halkla ilişkiler danışmanı, ajitasyon memuru ya da propaganda çavuşu oluyor. Bunların hepsi ayrı meslekler. Gazeteciliğe benzer hatta ortak yanları var, ama hiç biri gazetecilik değil. Hatta hepsi gazeteciliği zehirliyor.

1831, Türkiye’de matbuat/basın/medyanın doğum tarihi. Sezaryenle gerçekleştirilen bu doğum sonucunda “malforme” bir bebek dünyaya geldi. Çünkü, Batı’da ilk gazeteyi ticaret burjuvazisi, kendi çıkarları için yayımlamaya başlamıştı.
Bizde ise, Saray, 2. Mahmut döneminde, açık seçik ilan ettiği üzere, kendi çıkarları için gazete yayınlamaya başladı. Bizim ilk meslek büyüklerimiz, Saray’ın kadrolu memurlarıydı. Bu memurlar, yazar, çizer kadrosundan gazeteye alındı. Bugün bu gelenek büyük ölçüde hala devam ediyor. İsimler ve mekanizma biraz değişti. Ama egemen medyanın mülkiyet yapısı yine Saray’a bağlı. Bu medyanın çalışanları doğrudan Saray’ın bordrosunda yer almasa da, siyasi ve ideolojik olarak Saray’ın safında. Dolayısıyla bağımsız değiller. Mali olarak, siyasi olarak, ideolojik olarak ve mesleki olarak bağımsız değil bugünkü egemen medya ve çalışanları. Ümit Alan’ın kitabı bu eski/yeni ilişkisini somut örneklerle iyi açıklıyor. (Bkz: Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı. Can Yayınları,
Istanbul, 2015, 336 s.)

Geçmişe yönelik bu saptama ile bugün belki bir şey kaybetmediğimiz ortaya çıkıyor ama mesleğin doğasına ters olan bu bağımlılığın sürmesi başlı başına bir kayıp.

Kayıp envanteri maalesef çok uzun ve çok zengin. Bir kere, Türkiye tarihinin hiçbir döneminde, bu kadar kısa sürede, üstelik hukuki geçerliği çok tartışmalı olan Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnamelerle bu kadar çok sayıda gazete, dergi, radyo ve televizyon kanalı yasaklanıp kapatılmamıştı. Tabi, medya organını yasaklamakla onun ruhunu, yayın politikasını, içerik ve yaklaşımlarını olduğu gibi ortadan kaldırmak mümkün değil. Yine de, yüzbinlerce belki de milyonlarca yurttaşı bilgilendiren yüzlerce medya organını, eski ismiyle de olsa, şimdilik kaybettik. Kurumların, şirketlerin kapatılması binlerce gazetecinin ve çalışanın işini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu meslektaşlarımız, aileleri ile birlikte önemli bir kitleyi temsil ediyor. Mağdur ve haklı olarak öfkeliler. Üstelik,  kısa sürede yeniden işe başlama ihtimal ve umutları da zayıf.

İşin bu maddi yönünün yanı sıra, belki kendilerinde değil ama çevrelerinde mesleğe karşı olumsuz bir önyargının oluşması da muhtemel: “O kadar mektep okudun, sonra öyle çok da fazla  tirajı/reytingi olmayan bir yere gidip çalıştın. Pat diye kapattılar, işsiz kaldın, yeniden işe başlayabileceğin diğer gazete/dergi/radyo ve televizyonları da kapattılar. Kaldın mı ortada?” İşin belki de daha olumsuz yanı şu: Konuyu pek iyi bilmeyenler, çok çeşitli nedenlerle (Dini, siyasi, ideolojik, menfaat...) iktidar yanlısı bir yaklaşıma sahip ise, egemen medyada çalışıp “çok para kazanan ve çok meşhur olan” gazeteci görünümlü propagandacılara bakıp, işsiz kalan tanıdığına “E sen de onların dümen suyuna gitseydin bunlar başınıza gelmezdi” türden nasihatlerde bulunma riski… Çünkü artık bu memlekette gazetecilik, Reis’i övmek, her türlü muhalefete ille de karşı çıkmak olarak anlaşılıyor.

Geçmişte, Atatürk döneminde, 12 Mart ya da 12 Eylül’de de, basına yönelik yine yoğun baskılar vardı. Hatta bir dönem, özellikle Kürt bölgelerinde, meslektaşlarımız “faili meçhul” adı verilen (Ki Kürtler, bu cinayetlere ‘Faili meşhur’ der) güpegündüz sokak ortasında vurulup öldürülüyordu. 1831’den belki 80’lere kadar olan dönem ile bugünkü mevcut durum karşılaştırıldığında, medya mülkiyeti, sansür, otosansür, iktidar taraftarlığı alan ve konularında, hiç bugünkü kadar olumsuzluk yaşanmamıştı. Mesela, eskiden de sağcı/solcu yazarlar
arasında, muhafazakar/ilerici kalemler arasında, izlemesi/okuması zevkli, üst düzey polemik sayılabilecek atışmalar olmuştu. Ama o zamanlar, bir gazetecinin, hemfikir olmadığı refikini savcıya, polise ihbar ettiği görülmemişti. Keza, eski dönemlerde de gazetecilerin mesleki nedenlerle hapse atıldığı, gazetecilerin işten atıldığı, gazetelerin kapatıldığı günler yaşanmıştı. Bu olumsuzlukları alenen, yazıyla-çiziyle destekleyen hatta teşvik eden gazeteci olmamıştı o zamanlar.
Dolayısıyla Reis yüzünden mesleki dayanışmayı da kaybettik büyük ölçüde.

Bunu tekzip etmek için haber nöbetleri tuttuk. Cumhuriyet ile dayanışmaya girdik. Aynı yoğunluğu IMC kapatıldığında gösteremesek bile… Yine geçmişle bugün kıyaslandığında, Adliye binaları ile cezaevlerinin önü ve içi yeteri kadar bilgi veriyor bize. Türkiye basın tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda gazeteci soruşturma ve koğuşturmaya uğramadı. Keza hiçbir dönemde bu kadar çok sayıda gazeteci tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevlerini doldurmadı.

Hukuk yerini siyasete, yani hak yerini güce bırakınca, adaleti de kaybettik demektir.

Baskı çapsızlığı teşvik ediyor

Kaybettiğimiz önemli özelliklerden biri de bence, kültürel düzeyle birlikte ahlaki ve vicdani parametrelerin erimesiyle ortaya çıkan kalitesizlik/düzeysizlik. Bu bağlamda, bugün siyasi iktidarın söylemlerine giderek egemen olan kabadayı ağzı, kaçınılmaz olarak medyadaki destekçileri tarafından da anında benimseniyor. İşimiz isimlerle değil, tutumlarla, karakterlerle ve yazılarla ama… 1950’lerin 60’ların iyi eğitim görmüş, kültürlü, şık, beyefendi/hanımefendi gazeteci ve yazarları bugün sadece arşivlerde. Bugünkü egemen medyanın kadim ya da yeni kalemlerinin neredeyse hiçbirinde, bu kültür/bilgi, bu incelik, bu nezaket, bu olgunluk, bu kalite yok. Çünkü onlar zaten meşum parti iktidarda olduğu için gazetecilik gibi bir şey yapabiliyor. Eskiden piyasada yoktular. İktidar değişince de, yazacakları bir şey kalmayacağı için, sahneden yuhalanarak ayrılacaklar. Yolsuzluk, usulsüzlük yapmamışlarsa…

Kaybettiklerimiz arasında okuru, yani yurttaşı da anmamız gerekir. Yaşı müsait olanlar hatırlar: Galiba 70’li yılların sonlarına kadar, belki de eskiden kalma Halk Partisi/ Demokrat Parti kutuplaşmasının basına yansıması olabilir, gazetelerin sadık okurları vardı. Cumhuriyet mesela dededen toruna geçen gazeteydi. Bir dönem Tercüman da sağ kitlenin vazgeçilmez gazetesi idi. Milliyet, Abdi İpekçi döneminde, ciddi haberciliğin timsali idi. Medyadaki kalite erozyonu, popüler/ciddi gazete ayrımının muğlaklaşması, kupon ve hediyeye dayalı rekabet, okurun gazeteyle olan ilişkilerini bozdu. Artık kimsenin gazetesi yok. Çünkü aslında ortada doğru dürüst gazete kalmadı.

Gazetecileri, muhabir ve editörleri kaybettik. Cağaloğlu’ndaki, kent merkezindeki işyerlerimizi kaybettik. Ayıptır söylemesi, eli yüzü düzgün, aynı zamanda meslek büyüklerimiz olan patronlarımızı da kaybettik. Tarihe baktığımızda gazete patronu olarak adı geçenler Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman, Zekeriya-
Sabiha Sertel, Sedat Simavi’ydi… Hepsi gazeteciydi, Türkiye kriterlerine göre aydın sayılırlardı. Bugünkü medya sahiplerine baktığımızda, inşaatçıları, ithalat ve ihracatçıları, eskinin yedek parçacısı bugünün holding sahibini görüyoruz. Neo-liberal dalga, bizim gazeteci patronlarımızı da aldı götürdü.
Vakti zamanında mesela Hürriyet’te Erol Simavi’nin patronluğundan yakınanlar, bugün Simavi’yi minnetle anıyor. Çünkü bugünkü patronu hiçbir şekilde Erol Simavi’ye benzemiyor.

Çeşitliliği de kaybettik. Bugün Yeni Şafak’tan Yeni
Akit’e, Hürriyet’ten Aydınlık’a yandaş medyanın tümü Saray medyası niteliğine kavuşurken, tek gazetenin farklı versiyonları haline geldi. AKP yanlısı yurttaş, söz konusu gazetelerden herhangi birini okursa, bir diğerini okuma ihtiyacı hissetmez. Bir koşulla: Bir kere okuduğunu anlıyorsa!

Cumhuriyet, Evrensel, Birgün ve Özgürlükçü Demokrasi gibi gazetelerin neyse ki hala sadık okurları var. Ama bu sadakat eski sadakata benzemiyor. Söz konusu gazeteler daha çok ihtiyaçtan kaynaklanan bir nedenle okurla buluşabiliyor.

Kendiliğinden mi oldu?

Mekanla ilgili anlatıya geçmeden, arada, “Neden, nasıl ve kim?” sorularına yanıt arayalım. Toprak yani Bourdieu’nün deyimiyle “Alan” daha da genel bir saptama ile ülke, toplum bağımsızlığa, özgürlüğe, özerkliğe ve muhalefete pek teşne değil. Bu konuda hem gelenek hem de pratik eksikliği var. Matbuat, basın ya da medyanın göreceli bağımsızlığı, zaten gazetecilerin, okurların ve hatta patronların da katılım ve katkısıyla, uzun süreli mücadeleler sonucunda elde edilmiş bir başarı değil. 1831’de olsun çok sonraları 27 Mayıs’ın ardından çıkarılan ferman, yasa ve tüzüklerle elde edilmiş nispi bir bağımsızlık ve özgürlük söz konusu. Yeni bir iktidar işbaşına gelince bunları kısıtladığında ya da ortadan kaldırdığında öyle çok esaslı, kitlesel, mesleki bir tepki, bir karşı koyma olmuyor. Son siyasi iktidar, medya mülkiyetinin neredeyse DNA’sını değiştirerek, medyaya önce mali-maddi-ekonomik olarak el koydu, bilahare kendisine uygun yayın politikalarını da hayata geçirdi. Bu arada muhalif medyayı hatta ortada durmaya çabalayan kadim egemen medyayı da, patronların medya dışındaki iş alanlarını tehdit ederek, vergi cezası ya da yazı işleri yönetimine kendi adamlarını atama yoluyla yerleştirerek bilahare kayyım gibi araçlarla susturdu.

Burada bizim, yani gazetecilerin, direnebilmesi için gerekli olan örgütlülüğümüz de yani sendikamız da, devlet-Aydın Doğan el ele yöntemiyle devre dışı bırakıldı. İşten atma tehdidi karşısında önemli bir kozumuzu kaybettik. Bu vahim bir kayıptı. Çünkü kaybettiğimiz sadece somut olarak bir örgüt değildi. Dayanışmayı sağlayan, yardımlaşmayı gerçekleştiren, mesleğimizi koruyan ve güçlendiren bir araçtan yoksun kaldık. Koyun değildik ama her birimizi kendi bacağımızdan, tek tek asmak onların daha çok işine geliyordu. “Neden” sorusunun yanıtı biraz tartışmalı. İktidar, bir sanal güç alanı olan medyayı ele geçirerek, hakiki alanda da güçlü olmayı öngörüyordu. Ayrıca bu gücü sayesinde kendi olumsuzluklarının, hukuk dışı, gayri kanuni ve gayrı meşru edimlerinin kamuoyunca bilinmesini, yaygınlaşmasını önlemeyi amaçlıyordu.

Bu amacına belirli ölçüde ulaşmış olsa bile medya, sosyolojide ve gerçek hayatta hiçbir zaman lokomotif olamamış ve doğası/yapısı gereği olamayacak bir mekanizma.
Hitler de, Stalin de kendi ülkelerinde kendi basınlarını yüzde yüz denetliyorlardı. Ama bu onların sonunu engelleyemedi. Yine de küçümsemeyelim, hem dini hem de milliyetçi propagandanın katkısı ve iktidar olmanın verdiği avantajlarla, medyayı elinde tutmak, hiç olmazsa belirli bir süre için ve ancak belirli bir kitle üzerinde zihin tahakkümü kurulmasına el veriyor. “Kim?” sorusunun en başat yanıtı, Saray. Ama tek yanıtı değil. Bu toplumun medya okur-yazarlık düzeyi, bağımsız fertlerden oluşup oluşmadığı, tarihi gibi bir dizi unsur da sorumluları gösteriyor. Toplumun yapısı da, ki karmaşık ve uzun bir sorun, medyanın bu hale gelmesinin önemli aktörlerinden biri.

Fransa’da da Cumhurbaşkanlığı köşkünün adı Elysée Sarayı’dır. Ama Fransa’da yarı-başkanlık rejimine rağmen, bir Cumhurbaşkanı, Türkiye’de Saray’ın medyaya yaptıklarının onda birini yapsa, önce toplum sonra da o sistemdeki denetim-denge mekanizmaları hemen devreye girer ve olumsuzlukları önler.

Mersin’e ya da tersine…

Fransa’ya değinmişken mekana ilişkin kıyaslama sürecine girebiliriz.

Gazetecilik/habercilik aslında 80’lerden bu yana bütün dünyada krizde. Neo-liberal politikaların küresel ölçekte egemen olmaya başlamasıyla, medya da, hem Batı dünyasında hem de Doğu’da, o eski kamu çıkarını kollayan, yurttaş yanlısı, bilgilendirici, iktidarların olumsuzluklarını sergileyen niteliklerini/özelliklerini büyük ölçüde kaybetti. SSCB’nin yıkılmasının, dolayısıyla kapitalizmin hiç olmazsa teorik olarak alteregosu olan sosyalizmin, daha doğru bir deyişle “reel sosyalizm”in yenilgisiyle, “Tek Düşünce”nin egemenliği gündeme geldi.
Dünyada da medya mülkiyeti son 35-40 yıl içinde tekelleşmeye doğru hızla yol aldı. (Bkz. The New Media Monopoly, Ben H. Bagdikian, 2000, 7.baskı, Beacon Press, Boston). O eski filmlerde gördüğümüz, siyah kolluklu, matbaa makinesinin başında yazıları dizen, sayfaları yapan, haber peşinde koşan en az 2-3 kuşaktır gazetecilik yapan insanlar gitti. ABD’de 60 yaş ve üstü gazetecilerin mottosu “Back to the old values”dür. (Eski Değerlere Dönelim). Artık takım elbiseli, “yuppie” tabir edilen genç, kentli, meslek sahibi insanlar gazeteleri yönetmeye başladı. Bunlar genellikle işletme/pazarlama gibi eğitim almışlardı.

Gazeteler ve diğer medya organları, artık sıradan ve sadece birer ticari kuruluş olarak çalışıyordu. Tek amaç da kârdı. İçerik tayin edici değildi. Gazetecilik zanaat dönemini geride bırakmış, artık kapitalist sanayiinin temel ilkesi olan arz/talebe göre hareket ediyordu. Gazetecilik, sanayi haline gelmişti. Ekonomi sayfası adı altında borsa bültenleri ve büyük holdinglerin, mali ve ticari şirketlerin halkla ilişkiler bültenleri, içeriğin esasını oluşturuyordu. Magazin/People denilen ıvır zıvır da kocaman bir sektör haline geldi. Gazete artık okurun değil, ülkesine göre, ekonomik, siyasi ya da askeri iktidarlarındı. Dolayısıyla, orijinal, otantik gazetecilik ruhunu, olumlu anlamda amatör şevki kaybetmiştik.

Eskiden dünyada ve bizde de, tıpkı üniversiteler gibi kent merkezlerinde bulunan medya idarehaneleri çeşitli gerekçeler uydurularak kent merkezinden şehir dışına taşındı. Böylece gazetenin ve gazetecinin polisle (kent ile) somut/canlı ilişkisi kesilmiş oldu. Bizde, öteki anlamıyla polisle (kolluk kuvvetiyle) ilişkileri yoğunlaştı. Kuşkusuz bu dönüşümde teknolojik gelişmelerin de payı var. Ya da teknolojiyi olumsuz bir şekilde kullanmanın sorumluluğu da var. Gazeteci artık bizzat olayla, olay kahramanlarıyla az temas ediyordu.

Bilgisayar, cep telefonu iletişimde esas hale geldi. İşte zaten bu nedenle de bizde de Batı’da önce “İnvestigative Reporting” adı verilen “araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik” (Bu İngilizce deyime karşılık olarak kullanmaya alıştığımız “araştırmacı-soruşturmacı” terimi sorunlu. Çünkü her haber mecburen araştırma gerektirir, “soruşturma” sözcüğü de gazeteciden çok savcının kullandığı bir deyim) zayıfladı ve neredeyse bitti. Bilahare, muhabirlik de eski değerini kaybetti.

Fransız sosyolog Patrick Champagne son kitabında, Fransa ve ABD’den örnekler vererek, gazetecilerin “Çifte Bağımlılığından” söz ediyor. Mesleki ortamın koşul ve dayatmaları ile iktidarın baskıları arasında kalan batılı gazeteciyi tahlil ediyor. (Bkz. La Double Dépendance, Patrick Champagne, Raisons d’Agir, Paris,2016, 192 s.)
Bugün medya kuruluşlarında muhabirden çok, köşe yazarları ya da satış-pazarlama müdürleri daha önemli konumdalar.
Batı, gazeteciliğin/haberciliğin bu olumsuz gidişatına karşı, mesela bir “Slow Journalism” (Yavaş Gazetecilik) akımı ile karşı çıkmaya çalışırken, doğru ile yanlışın çok kolay bir şekilde birbirine karışacağı haber-bilgi ortamında, uzman gazeteciliğe önemli bir dönüş yapmaya çalışıyor.

Neredeyse 20-25 yıldır başta ABD olmak üzere Batı’da “Civic Journalism” (Yurttaş Gazeteciliği) olsun, “Peace Journalism” (Barış Gazeteciliği) önemli aşamalar kaydetti. Ne var ki global çaptaki bu olumlu gelişmelerin Türkiye’de izdüşümüne ya hiç rastlayamıyoruz ya da çok sönük gölgelerini görebiliyoruz.

1972 yılında ilk kez Pentagone tarafından devreye sokulan internet, yani askeri iletişim için icat edilip geliştirilen bu teknolojik mekanizma, bilahare esas olarak ticaret ve maliye için kullanılır olsa da, gazeteciler de, blog olsun, sosyal medya olsun, kimliğini yitiren klasik/geleneksel gazeteciliğin yapamadıklarını İnternet üzerinden nispeten başarılı bir şekilde yapabildi. Türkiye, tüm kısıtlamalara ve güçlüklere rağmen, bu alanda belki yaratıcılık açısından Batı’dan daha ileri değil ama kullanıcı açısından olsun, içerik açısından olsun önemli sayılabilecek bir konumda. Son yıllarda Türkiye’de iktidar açısından olumsuz birçok haber ve bilgiyi, yasak getirilmiş, sansürlenmiş birçok gerçeği insanlar sosyal medya sayesinde öğrendi.

Hukuk ve etik

Batı ile kıyaslamada, gazeteciliğin siyasal, ideolojik, kültürel, toplumsal boyutlarını göz önünde tuttuğumuzda iki önemli alan su yüzüne çıkıyor: Etik ve Hukuk. Dar mesleki alanda, Batı’da sendika ve meslek örgütlerinin varlığı, iktidarların bizdekine oranla daha demokratik tutumları ve belki de en önemlisi toplumun/yurttaşların demokrasi kültürü sayesinde gazetecilik deontoloji kuralları halen belirli ölçüde geçerli.
Daha da önemlisi, tüm eksiklik ve sorunlarına rağmen ve yine hep bizdekine oranla, Batı toplumlarının Hukuk Devleti olması, gazetecilerin siyasal ve toplumsal rollerini hem yasal olarak hem de pratikte halen nispeten iyi bir şekilde koruyabiliyor. Batı’da yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri nedeniyle, ya da siyasi, etnik kimliği dolayısıyla herhangi bir gazetecinin gözaltına alınması, tutuklanması ve yargılanması artık pek mümkün değil.

Mezar taşı yoktur

Sonuç olarak, Türkiye’de bir yandan global eğilime paralel olarak ama bir yandan da önce siyasi iktidarın sonra da toplumsal muhafazakarlığın, çeşitlilik karşıtı ve özgürlük nefreti nedeniyle, gazetecilik çok şey kaybetti hatta tanım, nitelik ve işlevleri olumsuz bir dönüşüme uğradı. Nostaljinin yeri ve zamanı değil… O eski güzel günlere dönmek imkansız.

Kaybettiklerimizi neden ve nasıl kaybettiğimizi ayrıntılı ve derin bir şekilde inceleyip araştırırsak, önümüzdeki dönemde, çağın gereklerine uygun ve esas amacı/aksı yitirmeden gazeteciliğe/ haberciliğe nasıl devam edebileceğimizin yollarını arayarak ilerleyeceğiz herhalde. Gerçeğin peşinde koşma mesleği olan gazetecilik, kamu çıkarını kollama, bütün iktidarlara ve güçlere eşit uzaklıkta durma ve her şart altında bağımsız ve özgür olma koşullarını yerine getirerek, insan var oldukça icra edilecek bir meslek…

(*) Bu makale, Kasım 2016’da kaleme alındı. Rabia Deniz’in derlediği, Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesinin yayınladığı YÜZLEŞME başlıklı kitapta yayınlandı.



21 Nisan 2017 Cuma

‘’Aslında istediğimiz hayat bu mu?’’

ROGER WATERS’IN YENİ ALBÜMÜ


Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters, 1992’de yayınladığı ‘Amused to Death’den (Ölesiye Eğlence)  25 yıl sonra ilk stüdyo albümü ‘’İs this the life we really want’’ı (Aslında istediğimiz hayat bu mu?) 2 Haziran 2017 tarihinde çıkaracağını duyurdu.
Yeni albümde yer alan şarkılardan ikisi, ‘’Crystal Clean Brooks’’(Cam Gibi Parlak Dereler) ve ‘’Smell The Roses’’ (Gülleri Kokla) şimdiden youtube’da yayınlanıyor. Albümde yer alan diğer parçalar şöyle:
"When We Were Young" (Biz gençken)
"Déjà Vu" (Daha önce görülmüştü)
"The Last Refugee" (Son Mülteci)
"Picture That" (Tasvir Et Şunu)
"Broken Bones" (Kırılmış Kemikler)
"Is This The Life We Really Want?" (Aslında istediğimiz hayat bu mu?)
"Bird In A Gale" (Fırtınada Bir Kuş)
"The Most Beautiful Girl" (En Güzel Kız)
"Wait For Her" (Bekle O Kadını)
"Oceans Apart"  (Okyanus Bir Yana)
"Part Of Me Died" (Bir Yanım Öldü)

Albümde yer alan ‘‘Crystal Clean Brooks’’ parçasının sözlerinin hızlı ve serbest çevirisi aşağıda:

Cam gibi parlak  derelerde
(Crystal Clear Brooks- Roger Waters)
Dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=Rl_f_zNh4GU

Zamanı geldiğinde
Son günün şafağında
Sıcacık flüt ezgileriyle
Memleketin sarp kayalıklarında
Uçuşan yanık kağıt parçaları gibi
Kutsal fermanlar berhava olduğunda
Ve akil insanlar kabul eder
Aslında birden fazla amaç olduğunu

Birden fazla yol olduğunu
Birden fazla kitap olduğunu
Birden fazla balıkçı olduğunu
Birden fazla çengel olduğunu

Kediler yitirince hepten derilerini
Ve balık takılınca oltaya
Savaş ağaları
Artık bizim ağamız olmayınca  

Eski dostlar içerken viskilerini
Verandanın orada
Yoldaşlarımızın şerefine kaldırdılar kadehlerini
Onlar ki düşürmemişlerdi meşaleleri
İyi bir şey yapmış olacağız
Güneş batarken 
Şunu söyleyebilirsek eğer:

Bu son günde
Hiç teslim olmadık
Elimizden geleni yaptık
Bu sayede çocuklar gidip balık tutabilecek
Cam gibi parlak derelerde

Bu son günde
Hiç teslim olmadık
Elimizden geleni yaptık
Bu sayede çocuklar gidip balık tutabilecek
Cam gibi parlak derelerde
(SON/RD)